محبّة النبيّ (ص) في لغة فن الخط العربي Hat Sanatı Dilinde Hz.Peygamber Sevgisi

محبّة النبيّ صلى الله عليه وسلم في لغة فن الخط العربي

من مجموعة السيد محمّد جبي

معرض الشارقة 2012

Hat Sanatı Dilinde Hz.Peygamber Sevgisi

Sayın Mehmet Çebi Koleksiyonundan

Şarja Sergisi 2012

محبة النبي صلى الله عليه وسلم في لغة فن الخط – من مجموعة السيد محمّد جبي Hat Sanatı Dilinde Hz.Peygamber Sevgisi – Sayın Mehmet Çebi Koleksiyonundan

كلمة إفتتاحية للمدير العام لمتاحف الشارقة منال عطايا Şarja Müzeleri Genel Müdürü Menal Ataya’nın Açılış Konuşması

الحلية النبوية الشريفة Hilye-i Şerife

الحلية النبوية الشريفة Hilye-i Şerife

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط هادي كركوكي Hilye-i Şerife, Hattat Hadi Kerkuki

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط حبيب رمضانبور Hilye-i Şerife, Hattat Habib Ramezanpour

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط علي دايم اوميد Hilye-i Şerife, Hattat Ali Dayim Omid

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط سعيد ابوذراوغلو Hilye-i Şerife, Hattat Said abozeroglu

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط وحيد احمد زاده Hilye-i Şerife, Hattat Vahid Ahmed Zadeh

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط امير جعفري Hilye-i Şerife, Hattat Amir Jafari

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط نورالله اوزدم Hilye-i Şerife, Hattat Nurullah Özdem

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط عوني النقاش Hilye-i Şerife, Hattat Avni Nakkaş

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط فوزي كونوج Hilye-i Şerife, Hattat Fevzi Günüç

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط ايوب القوشجي Hilye-i Şerife, Hattat Eyüp Kuşçu

الحلية النبوية الشريفة، الخطاط عبدالله غولوجه Hilye-i Şerife, Hattat Abdullah Güllüce

GÜLÜ TARİFE NE HACET, NE ÇiÇEKTiR BiLiRİZ

Prof. Dr. İskender PALA

 İstanbul Kültür Üniversitesi

Dudağından şeker ezenlerden biri diyor ki, günlerden birinde, adaletli sokakların kenti olan Bağdat’ta, siyaha bürünmüş bir dilenci Abbasi halifelerinin iftiharı olan Harun Reşit’in yolunu kesti ve “Harun!” dedi “Sana bir hediye getirdim. Bir hediye ki senden önceki hiçbir hükümdar böylesine değerli bir cevhere sahip olmadı.” Halife kederli bir günündeydi ve adamları dilenciyi uzaklaştırmak istediler. O biçare ise hiç telaşlanmadan, yırtık giysisinin yakasına elini uzattı, eskimiş, kirlenmiş, yazılan dağılmak üzere olan bir kağıt parçası çıkardı, halifeye sundu. Dilenci “kıymetli bir cevher” demişti, herkes halifeye sunduğu şeyin, en azından bir yakut veya elmas olmasını bekliyordu, kirli bir kağıt parçası elbette muhafızları öfkelendirdi. Oysa kağıdı eline alan öfkelenmemiş; bilakis yüzü aydınlanıvermişti. Sevindiği, çok sevindiği belli oluyordu. Öyle ki kağıda baktıkça şad oldu, dudaklan kıpırdadıkça abad oldu. Üzüntüsü dağıldı, kederi gitti. Dünyalar onun olmuş gibi bir hale yetti. Dilenciye o derece çok bahşişler verdi, o kadar hazineler sundu ki, daha ewel bir hükümdann, bir dilenciye hiç bu kadar yüksek bir ihsanda bulunduğunu tarih yazmamıştı. Bununla yetinmedi, sırtındaki mücevher işlemeli kaftanını omuzlarına giydirdi, parmağındaki “Küh-ı nur (nur tepesi)” adlı iri pırlanta yüzüğü avcuna sıkıştırdı. Durmadı, sarayına koştu, altın ve gümüşten ne varsa fakir fukaraya dağıtılmasını buyurdu

Geceydi. .. Harun sevincinden uyuyamıyordu. Bir ara dalar gibi oldu. O sırada Hz. Peygamber’i gördü. Lütfen ve keremen buyuruyordu ki

“Ey Harun!… Madem ki benim hilyemi görünce böylesine memnun ve şad oldun, madem ki beni yakından tanımakla hürmetini çoğaltıp salavat okudun; o fakir ki senin ihsanlarınla zengin oldu; şimdi ben de sana öyle zengin bir müjde vereyim ki beni sevenlere ibret olsun. Allah Taala bugün olanlar hakkında buyurdu ki, ‘Ey Habibim! Senin hilyeni görenler şad olsun, onu muhafaza edeni belalardan muhafaza edeyim, onu (zihninde veya üzerinde) taşıyanı kıyamete dek koruyayım, cehennem ateşi o kişiye haram olsun, bir azaba uğramasın, didarımı görsün

O günden sonra, zarif insanlar, kendilerine hilye nüshasıyla gelen bir dilenciyi geri çevirmediler; devletlular, hilyeyi vasıta ederek talepte bulunan hiç kimseyi kapılanndan geriye boş çevirmediler. Hilye hürmetine suçlulan affetmek, hilye yüzü suyuna küs ile banşmak bir gelenek oldu

Hakanı Mehmet Bey (ö.160S) anlattı bu hikayeyi bize, Hilye-i Saadet adlı o muhteşem eserinde. Bağdat o vakitler masallara kanşmış, sonra bizim olmuştu. Bağdat’ın ruhu Türk’ün medeniyetiyle buluşunca bu hikayeden ötesi yazılmaya başlandı. Hilye adıyla eserler ortaya çıktı. Başhbaşına ihtişam taşıyan eserler. Ve hepsi Türk ruhunda uyanmış bir sevginin çiçekleri oldular, hasbahçelerde gül gül açtılar. Efendiler Efendisi’ne adanmış kutlu bir sevginin çiçekleriydi onlar. Başka Müslüman toplumlarda Hz. Peygamber’i sevmenin, bu coğrafyada sevmek kadar olamayacağını gösteren çiçekler. Kah şiire döküldü, kah nakşa yansıdı … Ama illa ki hat olup çizildi, münhanilerde birikip keşidelerde uzayarak yazıldı, yazıldı, durmadan yazıldılar… Hilyeler ki Türk coğrafyasında yüzyıllar boyu bedil ve dinı heyecanı ayakta tutan bir gönül çırpıntısı, bir hasret tebessümüydü; yalnızca hat olup duvarlanmızı süslemekle kalmadı, şiir oldu, cilt cilt kitaplara durdu, muhteşem yazılarla milll-manevi dünyamıza canlılık kattı. Bir Resul’e ümmet olmanın yüce sırrını fısıldadı kulaklara yıllar yılı… Bazen gözlerden, bazen dimağlardan aktı kalplere ve her ?defasında bir bereket oldu

Peki hilyeler neyi anlatırdı; Harun’u o derece sevindiren neydi

Hilyeler kainatın incisi, Refref’in süvarisi, efendiler efendisi Hz. Peygamber’i anlatıyordu. O’nun vücut yapısını, güzel ahlakını, hal ve hareket tarzını, tavır ve davranışlarını, mahza O’nu anlatıyordu. O ki eşref-i mahlukat idi, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmişti. O ki, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ya Muhammed, varlığı yaratmazdım!” ihsanına mazhar idi. O ki bütün şahsı ve hususı hayatı ümmetine örnek idi, o ki bakışıyla ve duruşuyla, durması ve kımıldamasıyla ümmetine rehber idi. O’nu tanımak, O’nu bilmek bunun için önemliydi ve hilyeler aslında bir özleme cevap veren yüzyılları kuşatmış bir hasret hayalinin cevabıydı. Hilyeler, O’nu tanımak, bilmek isteyen hasret gönüllerin özlemiydi. Hilyeler rehberini görmek isteyen uzak yolcuların kaç asırlık emeliydi. Hilyeler O’nu anlatırken aslında biraz da gönül teline dokunuyor ve o yüzden öpülüp koklanıyordu. O ki, bir kez gördükten sonra, daha hayattayken, daha Medine’de, daha diz dize oturduğu ashabı tarafından bile özlenirken, O ki görmeyenler O’nu nasıl özlemesindi? Hilye O’nu görmeyenıerin yüzyıllarca biriken özleminin adıydı. Hilye, binlerce yıl kaç binlerce Ahmetlerin, Ebubekirlerin, Ömerlerin; sonra Aminelerin, Haticelerin, Ayşelerin hasretiydi ama Fatıma’nın ağzından gözyaşı olup döküldü

“Babacığım! Senin yüzünü bundan sonra göremeyeceğim

lşte o vakit Efendim Muhammed, çağırdı Ali’yi yanına, o yiğitler yiğidi Ali’yi ve buyurdu

“Hilyemi yaz ki vasıflarımı görmek beni görmek gibidir.” llmin hazinesi ile kapısı arasında geçen bu konuşma bize hilyeleri verdi. Ve Ali yazdı, O’nun “Beni rüyasında gören kimse, beni sağlığımda görmüş gibi olur; çünki şeytan benim suretime giremez.” buyurduğunu bilerek yazdı. Yazdı ki, O’nu cihan tanısın, yazdı ki, O’nu can tanısın. Hayatta göremeyenler rüyasında görerek tanısın, rüyada doymayanlar hayal edebilsin tanısın… Hele ezberlesin okusun, okusun ezberlesin …

O’nu en ziyade şairler ve hattatlar tanıdı. Şairler O’nu tanımak için mısra mısra damıttılar ince fikirlerini, hattatlar harf harf yürüttüler zarif sanatlarını. Hz. Ali’nin yazdıklarını yeniden yazdılar; bıkmadan usanmadan, usanmadan, bıkmadan … Ve Hz. Ali, Hz. Peygamber’i vasfettiği zaman şöyle buyurdu: “Hz. Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenIi, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. jri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, onun sonuncu Peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu her şeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek O’ndan ve gerekse O’ndan sonra, Rasulullah gibi birisini görmedim’ demek suretiyle O’nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat ve selamı O’nun üzerine olsun

Başta Hafız Osman bunu böyle yazdı; sonra başkaları da … Ama kainat bahçesinin en muhteşem açan gülü solunca o Gül’ün kokusunu özleyen, Gül’ün hasretini çeken nice Osmanlar, Hasan veya Hüseyinler; nice Rumeysalar, Betüller daha geldi. Onlar da sordular ashabına “Rasulullah nasıl biriydi?” diye. Onlar da Gül’ü tarif ettiler durmadan dinlenmeden, dinlemeden durmadan … Sonraki gül vurgunları Eminler ve Eli fl er, Melihler ve Banular onların tariflerine göre nakşettiler Gül’ü gönül levhalarına, öylece yazdılar yüzünü zihinlerine … Daha kısa veya uzun tariflerdi bunlar, kimisi veciz ve ihtişamlı, kimisi duru ve berrak. .. Hattatların nakışlarında birer birer istiflendi her tarif ve evlerin duvarlarında çeşit çeşit anlam kazandı. Neredeyse her yüz yazıcı başka bir tarif buldu kendine … Elbette bu tarifler hep O’na yakın olanların dilinden ahnıyordu. Evlathğı Enes ve üveyoğlu ibn Ebi Hale bunlardandı mesela … Sonra Ebü Hureyre, ibn Muay16b, Hakim ibn Haram, Cabir, Ümmü Ma’bed, ibn Abbas, Ebü Huceyf, Harim ve daha başkaları … Her bahçevan durduğu yerden bakar güle … Ama gül güzel ise her yerden güzel görünür. Böyle böyle çoğaldı gül tanımları, çeşitlenmedi de çoğaldı, çoğaldı … Şair ve edipler hattatlardan daha çok anlattılar, daha çok tanımlar verdiler Gül hakkında. Çünkü Hilye yalnızca bir levhanın özel adı olmaktan çıkmış, bir şiir kitabının da genel adı olmuştu. Otuz kadar şair de, yüzyıllar ilerlerken ilhamlarını hep o Gül’den alıp, şairanelik kanatlarını yine o Gül’den yana çırptılar. En muhteşem kitabı ise yukarıda bahsi geçen Hakani Mehmet Bey yazmıştı (1598). Tam 712 beyit… Aşk ile, Gül aşkı ile terennüm edilmiş 712 beyit. Üstad, hattatların yazdıkları da dahil, hilyelerde anlatılan bütün tarifleri harman edip şiir diliyle öyle bir gülistan düzenlemiş ki, hani Fuzuli yetişip de onun kitabını okuyabilseydi

Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesin Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzare su

beyitini asla söylemezdi. Çünkü bu kitapta anlatılan Gül tarifi bütün hat levhalarındaki tarifleri de ihtiva eder ve şöyle anlatır

“Saçı fazla uzun olmazdı ve tam kıvırcık denilmeyecek derecede dalgalı idi. Saçını ortadan ayırır ve dört bölük halinde; ikisini omuzlarına, ikisini de kulaklarına doğru bırakırdı. Bazen kulaklarını açıkta bıraktığı da olurdu. Bu saçlar, misk gibi siyah renkli ve güzel kokulu idi

Her iki manada alnı açıktı. Genişçe ve buğday renkli idi. Ortasında daima bir nur parlardı. Yüzü değirmi idi. Ona dikkatle bakılamazdı. Parlak bir çehresi vardı. Ayın on dördü gibi parlardı. Dolgun veya şişman olmadığı gibi kuru ve zayıfbir yüz de değildi. Yanakları ne etli ne de çöküktü. Yüzünün aklığı içinde yanaklarının kırmızısı galip idi. Terlediği zaman üzerine çiğ taneleri konmuş gülü andırırdı

Uzun, ince ve hilal kaşlı idi. Kaşlarının ucunda kıvrım vardı. İki kaşı arasında tüy yok idi ve bembeyaz görünürdü

KirpikIeri siyah ve uzun idi

Gözünde ezelden bir sürme mevcuttu. Beyazı katı beyaz; karası kapkara idi. Gözleri geceleyin de gündüz gibi görürdü. Baktığı zaman karşısındaki kişi nazarına dayanamaz ve gözlerine dikkatle bakamazdı

Burnu mütenasip idi. İki kaşına yakın olan kısmı bir parça yüksekçe idi. Koku almakta çok hassastı

Ağzı ne çok büyük; ne de çok küçük idi

Dişleri aralıklı olup üst üste değildi. İnci gibi bembeyazdı. Konuşurken ön dişleri arasından bir nur çıkar gibi görünürdü. Güldüğü zaman dişleri dolu taneleri gibi parlardı. Gülüşü tebessümden ibaretti. Hiç kahkaha ile gülmedi

Çenesi yuvarlak idi

Sakalı sık ve siyah idi. Ömrü boyunca sakalında yalnızca 17 kılı ağarmıştı

Boynu ve gerdanı bembeyaz idi. Bu boyun, ne uzun; ne kısaydı. Gerdanı çok güzel görünüşlüydü

Omuzları genişti. Üzerinde tek tük kıllar mevcut idi. Yassı yağrınlı olup yağrının ortası etli idi

Nübüvvet mührü onun iki kürek kemiği arasında ve sağ omzuna yakın bir yerde bulunuyordu. Bu mühür, siyaha çalan sarı renkte olup çeyrek altın büyüklüğünde bir ben idi

Beden olarak ince yapılıydı. Vücut yapısının bir benzeri daha yaratılmamıştır. Giyecek olarak en çok beyaz; sonra yeşil rengi tercih ederdi. Yazın ince atlas kumaş; kışın yün giyerdi. Elbisesi asla gösterişli olmazdı. Ömrü boyunca aynı anda iki elbiseye birden sahip olmadı

Bir yere yöneldiği zaman bedeniyle birlikte döner, asla başını çevirerek bakmazdı. Vücudundaki kemikler irice ve muntazam idi

Pazusu koluyla; uylukları da ayaklarıyla şekilce birbirine uygun idi. Kuru yahut ince olmayıp dolgun idiler. Her azası birbirinden güzel idi. El ve ayak ayaları genişçe idi. El parmakları uygunluk içindeydi

Göğsü ve karnı birbirine uygun ve aynı düzgünlükte idi. Göbeği yuvarlaktı. Göğsünden göbeğine kadar bir çizgi halinde kıUar uzanırdı

Orta boylu sayılırdı. Göze çarpacak kadar kısa; dikkat çekecek kadar da uzun değildi. Orta boylu olmasına rağmen kendisinden uzun birinin yanında el ayası kadar uzun görünürdü. O kişi yanından ayrılınca yine orta boylu gösterirdi

Bedeni gül gibi kokardı ve yaşı ilerledikçe adeta tazelenirdi. Ne zayıf; ne de etli ve göbekli idi

Her bir parmağı kalem gibi düzgün idi

Yürürken hızlı yürürdü. O kadar ki ayakları altında yeryüzü dürülüyormuş gibi olurdu

Hayasından yokuş iner gibi önüne eğik olarak yürür ve etrafına bakınmazdı

Konuştuğu kişiye güzel kokusu siner ve birkaç gün çıkmazdı. Bir çocuğun başını okşasa birçok günler çocuğun kokusundan, ona Peygamberimizin dokunduğu bilinirdi. O çocuk, diğer akranları arasında daima fark edilirdi

Sözlerinde ruha ferahlık veren bir eda var idi. Asla dedikodu ve malayani konuşmazdı. Kısacası yaratılış ve huyca ne o kimseye benzer; ne de kimse ona benzeyebilirdi. Bir hadıs-i şerıfte; “Ben en fazla babam Hz. Adem’e benzerim; peygamberler içinde bana en çok bezeyen de atam Hz. İbrahim ‘dir.” buyurmuştur

Evinizde bir Gül tarifi de yok mu?!.. Ne diyeyim

لا حاجة لتعريف الوردة، نعرفها زهرة – الأستاذ الدكتور إسكندر بالا، ترجمة: الدكتور تحسين عمر طه اوغلى GÜLÜ TARİFE NE HACET, NE ÇiÇEKTiR BiLiRİZ- Prof.Dr.İskender Pala, Arapça çeviri: Dr.Tahsin Ömer Tahaoğlu

لا حاجة لتعريف الوردة، نعرفها زهرة – الأستاذ الدكتور إسكندر بالا، ترجمة: الدكتور تحسين عمر طه اوغلى GÜLÜ TARİFE NE HACET, NE ÇiÇEKTiR BiLiRİZ- Prof.Dr.İskender Pala, Arapça çeviri: Dr.Tahsin Ömer Tahaoğlu

لا حاجة لتعريف الوردة، نعرفها زهرة – الأستاذ الدكتور إسكندر بالا، ترجمة: الدكتور تحسين عمر طه اوغلى GÜLÜ TARİFE NE HACET, NE ÇiÇEKTiR BiLiRİZ- Prof.Dr.İskender Pala, Arapça çeviri: Dr.Tahsin Ömer Tahaoğlu

لا حاجة لتعريف الوردة، نعرفها زهرة – الأستاذ الدكتور إسكندر بالا، ترجمة: الدكتور تحسين عمر طه اوغلى GÜLÜ TARİFE NE HACET, NE ÇiÇEKTiR BiLiRİZ- Prof.Dr.İskender Pala, Arapça çeviri: Dr.Tahsin Ömer Tahaoğlu

تراث ترك